16 Eylül 2008 Salı

KÜRESELLEŞME VE FATURASI

Beklenenler olmaya başlıyor ve büyük kapital şirketler çökmeye başlıyor.ABD’nin ünlü yatırım bankası Lehmans iflas etti.Daha öncede mortgage krizi ile büyük şok yaşayan ABD ekonomisi şimdi ikinci dalga ile sarsıldı. ABD de son 1 yılda 13 banka battı Artan likidite sorunu,yüksek faiz bunun en büyük sebebi görünüyor.Şu an aşırı kırılganlaşan piyasada yeni iflaslar ve beraberinde krizler kapıda.IMF’nin açıklamasına göre daha krizde en kötüyü atlatmadık.Bunlar öncü şoklar.Acaba sosyalistlerin söyledikleri gerçek mi olacak kapitalizm kendi sonunu mu hazırlayacak ? Cevabı vermek güç ama görünüşe göre dev şirketler batıyor ve yarattığı kriz ortamı diğerlerinin bu kadar sarsıyorsa bu gerçek olabilir.
Ekonomide gerçekleri bilmek gerekir.Kağıt almak için yabancı yatırımcı piyasaya dolar getirirse arz artar ve dolar düşer,kağıtlarını satar dolar alıp parasını geri ülkeden çıkarırken de dolar artan talep ile yükselir.Arz/talep dengesi.Yani büyük oynayan küresel sermayedarlar Türkiye’de dolar bozdurup YTL alırlar böylece piyasada dolar miktarı artacağı için dolar düşer,aldıkları YTL ler ile borsada kağıt alırlar böylece onlar aldıkça kağıtlar yükselir.Sonra tasarladıkları tavan fiyatta kağıtları satarlar,değeri düşmüş olan dolar alırlar ve ekonomimizden parayı götürürler.Sonucunda dolar yükselir,borsa düşer.Borsa taban fiyatına inene kadar bu dolarları başka dışa bağımlı ekonomide kullanırlar.Sonra aynı oyunu o ülkede de oynayıp,taban yapan fiyatlardan ülkemizden yeniden kağıt alırlar.İşte sıcak para döngüsü böyledir.Kaybeden ülke ekonomisi ve küçük yatırımcı olur her zaman.Dolar artarsa ihalat azalır, dolar düşerse ithalat artar.Dışarıdan hammadde ve ara mal alan ülkemiz için doların artışı üretimimizi kısar ekonomiyi küçültür.Teknoloji ve enerji ithalatı azalır büyüme yavaşlar.Yani bu bir zincirdir.Bu yüzden dışa bağımlı bir ülke zarar etmeye mahkumdur. Gelirinin %40 ını borçlarına harcayan bir ülke halkı kaybetmeye mahkumdur.
Küreselleşen dünyada ekonomiler o kadar hassaslaştı ki büyük ülkelerdeki bir kriz tüm dünyayı sarsıyor,hele dışa bağımlı ülkeleri daha beter sarsıyor.Bunların başında da Bulgaristan ve Türkiye geliyor.Ekonomimizde bulunan paranın %70inin yabancı sermayeye ait olduğunu biliyoruz,yabancı sermayeye kredi veren bankalar batıyor doğal olarak yeni yatırımlar duracak ve piyasamızdaki para çekilecek.Yüksek cari açığa sahip olan bir ülkede ekonomide fırtınalar kopması yabancı ülkede esen rüzgara bağlıdır.Daha önceki cari açıkla ilgili yazımda bahsetmiştim.Borsaya yatırımdan kaçının,dolar ve altına yatırım yapın.Bunu yazdığım gün ile bugün arasındaki piyasa verilerini incelerseniz elde edeceğiniz karı/ kurtulduğunuz zararı siz hesaplayın.Peki her şey bu kadar açıkken devlet neden bir şey yapmıyor.?
Devlet ekonomiyi özelleştirmeler ve borçlanmalarla o kadar dışa bağımlı hale getirdi ki şu an içinden çıkamayacağı bir durumda.Piyasaya müdahale etmesi yatırımcıyı kaçırabilir,kendi piyasasına müdahale etmeyen devlet ise sömürülmeye mahkumdur.Ancak bu çıkmazın faturasını ödemeye gönüllü birileri vardır,elbette ki zeki,çalışkan 
Türk milleti.Artan enflasyon , düşen alım gücü,artan işsizlik bunların faturası olarak da halka binecektir.Demokrasi bir okuldur,insanlar seçimlerinin sonuçlarını yaşayarak öğrenir.Ancak bizim zeki,çalışkan halkımız sınıfta kalmaya/öğrenmek istememeye devam ediyor.Sonuç çalışkan halk daha fazla çalışacak yada işsizlik artacağı için çalışamayacak.Birileri zengin olurken ağzı açık bakacak.

8 Eylül 2008 Pazartesi

HÜKÜMETLER VE TEMİZLİK

İktidarlar hiçbir zaman kalıcı olamazlar diktatörlük olmadıkça tabi.Her gelen iktidar kendi kadrolarını oluşturur.Bu ülkemizde o kadar ileri boyuttadır ki Anakarada daire başkanı olan solcu bir kişi sağ iktidar gelince doğuya şube başkanı olarak atanabilir.Beraberinde alt kadrolarda aynı kaderi paylaşır.Yeni iktidar kendi kadrolarını oluşturur ve görevini/yolsuzluğunu/işini daha rahat yürütür.
Tüm ülkelerde bir istihbarat teşkilatı bir derin devlet yapılanması mevcuttur.Bu devlete hizmet eden gizli kişilerden oluşur.Hükümetlerine/vatanlarına aşırı sadık bu kişiler her şey pahasına bunu korurlar,bu faili meçhul cinayetlerden,terör örgütü kurmaya kadar gider.Peki şu sıralar ne oluyor?
Yeni hükümet kendi adına çalışacak kendi rejimlerini koruyacak yeni bir derin devlet oluşturuyor.Eskisi ise kullan at mantığı olduğundan silinip atılıyor.Peki bu soruşturmalar ve tutuklanmalar derin devleti bitirdi mi? Tabi ki hayır! Yeni ılımlı İslamcı bir derin devlet kurulmaya başlanıyor. Hükümetin politikalarına ters düşecek tüm kadrolar değiştiriliyor açıkçası hem de hızlı ve baştan aşağı.Bu yapılırken de orduya biraz mesaj veriliyor sanki halk yeni bir darbeyi istemiyor tutuklanmalarına ses çıkarmıyor denerek.Krize gebe bir ülkenin sallantıda olan ekonomisini sarsmamak daha doğrusu krizin faturasını üstlenmemek için ise ordu sessiz kalıyor,küçük mesajlar haricinde. 
Peki ordunun ses çıkarması doğrumu? Tabiki hayır. Demokrasi halkın kendi kararlarını verebilmesidir.Ordunun görevi darbe değil güvenliktir.Ama şunu da söylemek gerekir ki demokrasi kültürü hala ülkemizde oturmamıştır.İşçi haklarını sosyal demokrasiyi savunan sol bir partiye elit kesim oy verirken,Fakir kesim liberal partileri tercih etmektedir.Bu da ülkemizin siyaset paradoksudur.Partinin ne savunduğu değil elitist veya köylü kesimden olduğu önemlidir.Böyle paradokslara sahip bir ülkede sık parti değişimi ve beraberinde kadro değişimi kaçınılmazdır.Personel alımında liyakat ilkesi (işi en iyi yapan) değil en sadık/yalaka/akraba olanı seçmek olan kayırmacılık ilkesi benimsenmiştir.Böylece kadrolar sürekli yenilenmekte,temizlenmektedir.
İşte Ergenekon da böyle bir çalışmadır:90lı yıllarda kurulan derin devletin yenilenmesidir.yoksa çetelerin bir sonu değildir.

BÜYÜK ANKARA SİRKİ

Ankaralılar bilir, belediye her sene Ankara sirki adında bir hizmet verir ve ücretsizdir.Çocuk büyük herkes girer güler eğlenir çıkar.Güzel bir sosyal hizmettir kendisi.Diğer güzel hizmetlerde vardır tabi ; örneğin her sene değişen kaldırımlar , iki metrede bir dikilen ışıklandırmalar,bir türlü kalitelisi atılmayan/atılamayan asfaltlar v.b.. Ancak halkın gözünü boyamak kolaydır,yazın evini yıktığınız bir fakire kışın bir çuval kömür verip gönlünü alırsınız,ya da paralarını fazla ve pahalı malzeme kullanarak götürdüğünüz seçmeni ramazanda bir kilo nohuta kandırırsınız.Bide iftar çadırı kurduk mu tamam, oylar bizimdir.Her mahalleye de bir cami yapmasak olmaz ama.İşte ülkemizde siyaset bu kadar kolay..İnsanların fakirlik ve dini duygularını sömürerek oy toplamak bu kadar basit.Seçim dönemi geliyor hissettim.Sokağımız asfaltlandı ve 2 metrede bir karşılıklı ışıklandırma dikildi elektürük direğinen sokak kafese benzedi.Diğer yollarda öyle olmuş sanırım yeni bir akraba elektrik malzemeleri şirketi açıldı.Bu arada kaldırım şirketi kapanmamış belli çünkü tüm kaldırımlarımızda değişti.Bu basit oyunlara inanan insan nedir acaba? Büyük Ankara sirkinde hangi görevde çalışıyordur.Cevap sizin!

ÖZGÜRLÜKLER VE YOUTUBE

 Özgürlük ülkemiz için sınırlı bir kavramdır. Hele hiç basın,yayın ve düşünce özgürlüğünü elde edememiş/edemeyecek bir toplum için acaba nasıl bir kavramdır..
 Sanal alemde bir çok şeye ulaşabilirsiniz burada bir özgürlük vardır.10 yaşında çocuğun pornoya ulaşmasından tutun istediğiniz örgütün eylem planına ulaşabilirsiniz.Ancak zararlı bir özgürlüktür.Bu kadar topluma zarar veren sitelere hala ulaşabilirsiniz.Ancak Türk toplumuna zarar verdiği gerekçesi ile bir video paylaşım sitesine ulaşamazsınız.Peki neden birkaç video yüzünden.Zaten Atatürke saygılı bir genç bu videoyu izleyip protesto yazıları yaacaktır,Atatürkün unutturulduğu genç ise izlemekle yetinecektir.Bu sebeplerle bu siteyi engellemek insanların protesto edebilme hakkını engellediği gibi,arkadaşları ile birşeyler paylaşan insanlarnda bu özgürlüğünü  kısıtlamaktadır.
Ancak özgürlükleri kısıtlamanın bir sonu olmalıdır.Bireyin insanlarla video paylaşmasını ve burada bulanan videoları seyretmesii engellemek diktatörlüğün hafifletilmişidir.Toplumumuz ise özgürlüğünün kısıtlanmasına o kadar alışmıştır ki sadece haberlerde okuyup ‘tüh’ demekle yetinmektedir..Bu seyircilikten başına o kadar çok şey gelmiştir ki halkın başına ,alım gücü düşmüş , KİT leri yabancı sermayeye satılmış cari açığı fırlamış dış borcu artmış ve yine sadece tüh demekle yetinmiştir.Canımız yanana kadar tüh der tepki vermeyiz,bunlar sinek konmasına benzer.Eşeğin üstüne sinek konarsa kuyruk sallar,iğne batarsa ise çifte atar..Biz ise hala kuyruk sallamaya devam ediyoruz batan çuvaldızlara rağmen ..Acaba kuyruk sallayan diğer hayvanla aynı nedeni/beklentileri paylaştığımızdan mıdır?
 



DURDURULAMAZ GERÇEK : CARİ İŞLEMLER AÇIĞI

Aslında dış cari işlemler açığına, kısaca cari açık deniliyor... Dış cari işlemler ise, ithalat ve ihracat , turizm gibi hizmet geliri ve gideri, yatırım geliri ve gideri ile cari transfer işlemleridir. Bu işlemler arasındaki fark, cari açık veya cari fazladır... Başka bir ifade ile cari açık, giren dövizlerle çıkan dövizler arasındaki farktır... Döviz açığı da diyebiliriz..
Bu hesaplamalarda en büyük payı %70 ile ithalat ve ihracat almakta.Öyleyse açık arttıkça ithalatımız artmış ve ihracatımız azalmış diyebiliriz..Aynı zamanda yatırım giderleri de büyük paya sahip,buradan da gelen yabancı sermayenin karını ülke dışına aktardığını görebiliriz.
 Büyüme ithalat talebini artırır,düşük kur yani değerli TL ve iç tasarruf açığı gibi nedenler cari açığa neden olur.

Cari denge = Mal Dengesi + Hizmetler Dengesi + Yatırım Gelirleri Dengesi + Cari Transferler. Bu toplamın sonucu artı ise cari denge fazlası, eksi ise cari denge açığı söz konusu demektir.

  Cari açık kriz demek değildir... Ancak kriz için altyapı oluşturmuştur.. Ekonomide kırılganlık artırmıştır. Depremde olduğu gibi, olumsuz enerji birikimi yaratmıştır.
Devalüasyon riski oluşmuştur.Düşük kur ara mal , hammadde ve tüketim malı ithalatını artırmıştır... Bu şartlarda ithal malı daha ucuz olduğundan, iç üretim yerini giderek ithalata bırakmaktadır.
 
Kısaca 2003ten beri artan cari bir açık söz konusudur ve hükümet bu konuda önlemler almak yerine dış borçla bu açığı kapatmaya çalışmaktadır..Sonuç vatandaşın sırtına binen yeni borçlar ve faizleri.Halka kendini sevdirme politikaları sonucu yaratılan sanal refah ortamı 2010 yılına kadar bir krizle patlayacaktır ve sonucunda devalüasyon ortaya çıkacak , alım gücü düşecek dolar gerçek değeri olan 1,55 seviyesine çıkacaktır.Döviz ile borçlanan üretici ve halk ise çıkmaza sürüklenecektir.Şu an cari açığımız 40 milyar dolar seviyesindedir ve bu paranın dışarıya gideceği unutulmamalıdır.

 Halk olarak ne yapabiliriz derseniz..İthal maldan kaçınmak ,döviz ile borçlanmamaktır.Hükümetin IMF tarafından dayatılan yüksek faiz düşük kur politikaları değişmedikçe de açık artmaya devam edecektir.IMF Türkiye’yi daha fazla borçlandırmak ve dışa bağımlı yapmak için böyle bir politika uygulamıştır ve bu apaçık ortadadır.


   Ak parti hükümetinden sonra hızla artan cari açık grafikte 2006 da 33milyar dolar seviyesindedir bugün ise 41 milyar dolara ulaşmıştır.Evet çalışıyo gözüken bir hükümetin politikalarının ardında yatan bu gerçek bir krizin belirtisidir.Tavsiyem borsaya dayalı yatırım araçlarından uzak durmanız altın veya döviz mevduat hesapları  kullanmanızdır.Çünkü küçük yatırımcının parası ile büyük yatırımcılar zengin olur.

AVARE

AVARENİN ÖYKÜSÜ

  Avare derlerdi ona ve oda hiç aldırmazdı bu sıfata. Dağlara gitmeyi severdi çünkü, burada huzuru bulurdu ve özgür hissederdi kendini.Dağda erdemlerini keşfeder ve kendini bulurdu,ne kadar derinlerde olsa da çıkarıp alırdı insanlardan sakladığı ruhunu ve onla dertleşirdi yanlızlığıyla beraber...
  Kaçarlardı ondan deli diye,avare diye.Çünkü gözleri onların sakladığı gerçeklerini ve herkesten gizledikleri ruhlarını görürdü .Ve korkarlardı yanına sokulmaya dili bir tokat gibi gerçekleri yüzlerine vurduğundan ve sahteliklerini acımadan suratlarına çarptığından.Oysa sevmezdi o yalan söylemeyi bu yüzdendi insanlara nefreti.
  Severdi insanların dertlerini dinlemeyi ve gereksizce, yalanlarla oluşmuş hüzünlerini alırdı onlardan ve kendinden taşan mutluluğunu verirdi onlara böyle zenginleşirdi ruhu.Her aşağılık ve yalan sözleri yutmuştu,o aptal bakışları da.Ama midesi bulanıyordu.Artık hazmedemiyordu ve kusmalıydı bunları insanların suratına ve kaçıp dağlarına yüksekten seyredecekti aşağıda kalmış,kendine tırmanamamış insanları. 
  Çok mu zordu acaba kendini yaşamak.Ama korkuyordu insanlar çünkü kendi olunca yanlız kalacaklarını sanarlardı oysaki sen`i sevendi dost sen`e katlanandı.Ama sadece ölüme yaklaşınca bulurdu onlar kendini ve başkası olarak yaşadıkları gençliklerine yanarlardı ama yaşam geri gelmiyordu.İnsana sunulmuş bu en değerli armağan olan yaşamı o boşa harcamak istemiyordu Kendini daima aşarak dolu dolu harcamak istiyordu ömrünü..
  Çok azdı seveni,sevdiğide.Bakmayı bildiğindendi kimseyi görememesi,her gizliliği görüyordu onlardaki ve katlanamıyordu yalanlarına.Onlarda delmeye çalışıyordu nefetli bakışlarıyla onu ama gözlerinin ateşi korkutuyordu her onlara baktığında.En çok kendilerini kaybeden yada kendilerini saklayarak başkalarını yaşayanlar ve bir de kafası karışmışlar kaçırırdı bakışlarını ondan korkarak.
Aslında o insanları tanımıştı,çıkar içindi her şey.Her sevgide,saygıda ve dostlukta.Şöyle düşünürdü insanlar:Sen beni mutlu ettiğin için seviyorum seni,yanında mutlu olduğumdan özlüyorum seni.Peki beni mutsuz etsen sever miydim seni.Beni üzsen arar mıyım hiç seni...Oda bu yüzden hiç sevilmiyordu aslında gerçekler üzücü olduğu için ve kimse gerçekleri sevmediği içindi ona olan nefretin sebebi...Bu yüzden susmayı severdi ve gerçekleri içine atmayı.Sahte gülüşle neşe ve erdem saçanlardan değildi o ve severdi yaşamayı,çoğu umutsuz bulsa da yaşamı,tabii en çok yüksekleri..
  Hiçbir şey değiştirmezdi onu.Ne zaman,ne para, nede kadınlar.Zaten sevmezdi bu üçlüyü çünkü bunlardı insanı değiştiren gerçekliğini saklatan.Ve bunlardı insanların kendisine saygısını yitirten,bu üçüydü eksikliğiyle,azlığıyla,olmayışıyla insanı üzen.Hele kadınlar öyle iyi bilirler ki zaman çalmayı.Zincire vurur özgürlük onlar yüzünden kendini ve üzerdi.Oysa bilselerdi ki üzülmeye deymeyecek sadece düşünceyle kafana giren bu şeylere.Peki bazen onu değiştirip üzen neydi?
  İnsanlar, yalanlar ve dağlardan uzakta olmaktı onu üzen.Ama dağlara gidince düzelirdi ve neşesini yayardı etrafa ve yüksekten bakardı o üçlünün tutsağı insanlara gülerek.Çünkü üzülmesi gerekilen şey kendini aşamamaktı ve aşağıda kalmaktı yükseklerden...Ben`i kendin`i bulmaktı neşe.Böyle mutlu olmalıydı insan kendini aşarak,kendine tırmanarak.
  Kimi dalga geçerdi onla, kimide anlamazdı ve ``ne bulursun oralarda? Bu hayatı değiştiremesin hayata katıl aklın varsa`` derlerdi.O ise gülüp geçerdi.Kimi de korkardı dağlardan çünkü ölüm ve yanlızlık vardı oralarda.Oysa bilmiyorlardı sessizliğin gürültüsünde insanın kendi sesini duymasının ve tehlikenin kucağında ölümle yüzleşmenin zevkini...İnsanı hayata bağlayıp,aptalların boş ve mutsuz dediği dünyanın nasıl yaşanılası bir yer olduğunu görürdü dağlarda yukarıdan bakarken ve mutlu olurdu yükseklerde...Umut dolardı içi buralarda, yaşamaya dair.
  İnsanlar hep hüzün veriyordu ona. Yalanları ve sahtelikleri özelliklede. Her gün, her saat birikiyordu hüznü içinde ve ağır geliyordu bu yük ona tüm neşesini bitiriyordu günden güne ve bu zehri insanlara tükürüp gitmek istiyordu yanlızlığa ama yapamıyordu gönlü ona engel oluyordu ve susup ağlıyordu akşamları gizlice...
  Yanlızlıktı insanı mutlu kılan çünkü hep başkalarıydı onu üzen. Her insan az çok üzüyordu onu kimi bilerek kimi istemeden ama isteyerek! Hepsi bir parça çalıyordu ondan. Ama vermeyi seviyordu o ve verdikçe zenginliği artıyordu. yanlızlıktı. Ona huzur veren yanlızlıktı ve her bir kişi kısıtlar insanın özgürlüğünü ve her kişi bedenle ruh arasına giren yabancıdır. Ve engeldir her yabancı kendini bulmaya giden yolda önüne çıkan, seni yavaşlatan ve üzen... Yanlız kalmamıştı o koşarak gitmişti yanlızlığına arkasına bakmadan çünkü mutluluk ordaydı.Aslında zoru başarmıştı yüzlerce tanıdığı olduğu halde, çevresi insan dolu olduğu halde yanlızlığa ulaşabilmeyi.Gerçekten seviyordu yanlızlığı.Bu yüzden gitmeyi severdi dağlara çünkü orda buluyordu tek dostu olan yanlızlığı.Her zaman onu dinleyen ve her istediğini yapan ve birini görünce kaçıp kaybolacak kadar utangaçtı yanlızlık.Ama yanlızlık yaralıyordu onu çünkü içine akan erdem nehirlerinin taşmasını ve bu nehirden dostlarının içmesini engelliyordu...
  İnsanlardan çok kendiyle konuşmayı severdi. Her insanla konuşmasında üzülür ve`ne diye konuşurum ki bendeki kulak sende olmayınca` derdi.Ve çekip giderdi yanlarından.İmkansızdı onlara derdini anlatmak, insanlara ise onun hayalleri ama bilirdi ki insan imkansızı yaptığı zaman herkes olmaktan kurtulur. 
  Gitmeden önceki son sözleriydi bunlar avarenin. Çantasını, düşlerini ve ruhunu alıp gitti kimsenin olmadığı yanlız dağlara..